Cumhuriyet döneminin ilk arkeolojik keşiflerini temsil eden Ankara tümülüslerinin toplam sayısının 174 olduğu ortaya çıktı. ODTÜ’nün ev sahipliğinde, TÜBİTAK destekli yürütülen “Doğa-Kültür-İnsan Etkileşimleri Üzerinden Ankara Tümülüslerini Yeniden Okumak ve Kente Katmak” başlıklı proje, başkentin gözden kaçan bir tarihsel katmanını gözler önüne seriyor.
Bu kapsamlı çalışma doğrultusunda, 2023-2026 yılları arasında oluşturulan on kişilik bir uzman araştırma ekibi, pek çok toplantı düzenleyerek fikir alışverişinde bulundu. Ekip, Ankara ve çevresindeki tümülüsleri yerinde incelemek ve belgelemek amacıyla on ayrı saha gezisi gerçekleştirdi. Proje devam ederken, Gordion’un Eylül 2023’te UNESCO Dünya Mirası listesine dahil edilmesi, tümülüslere olan ilgiyi daha da artırdı. Bugüne dek üç çalıştay başarıyla tamamlandı.
Şu anki çalışmalar, tümülüslerin konumlarının belirlenmesi, sınıflandırılması ve gruplandırılması ile 2023-2026 dönemine ait fiziksel veritabanının hazırlanması üzerine odaklanmış durumda. Ayrıca, Ankara tümülüsleri üzerine kapsamlı bir kitabın yayınlanması ve okullar ile ilgili semt sakinlerine yönelik bilgilendirici broşürlerin hazırlanması planlanıyor. Proje danışmanlarına, bu önemli kültürel mirasın korunmasına yönelik gelecek hedefleri hakkında sorular yöneltildi.
Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yiğit H. Erbil, Ankara’nın bir başkent olarak sahip olduğu özel konumun yanı sıra, çok daha eski ve katmanlı bir tarihsel kimliğe sahip olduğunu vurguladı. Frig dönemine ve sonrasına ait tümülüslerin, bu zengin yerleşim tarihinin somut kanıtlarını oluşturduğunu belirtti. Özellikle Frig döneminde Ankara’nın, sadece bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda anıtsal bir peyzajın bilinçli olarak tasarlandığı önemli bir merkez olduğunu ifade etti. Projenin, Ankara’daki tümülüsleri ve höyükleri tek tek ele almak yerine, onları coğrafi yapı, su kaynakları, antik ulaşım ağları ve yerleşim süreklilikleriyle birlikte değerlendiren bütüncül bir yaklaşım sunduğunu açıkladı. Bu sayede, günümüz kent dokusu içinde neredeyse görünmez hale gelen Frig mirasının yeniden okunabilir kılındığını ve Ankara’nın geçmişi ile bugünü arasında güçlü bir kültürel bağ kurulduğunu ekledi. Erbil, arkeolojinin yalnızca geçmişi belgeleyen bir bilim olmadığını, aynı zamanda kentin tarihsel kimliğini hatırlatan ve geleceğe dair düşünmeyi sağlayan önemli bir toplumsal bellek aracı olduğunu açıkça gösterdiğini belirtti.
Kapadokya Üniversitesi’nden proje danışmanı Prof. Dr. Ali Cengizkan, Başkent Ankara’nın en önemli özelliklerinden birinin, Hitit ve Frig uygarlıkları döneminden bu yana Anadolu’nun kalbinde güçlü bir yerleşim yeri olarak konumlanması olduğunu ifade etti. Bu merkezi konumun, söz konusu iki dönemde ve sonrasında da belirleyici olduğunu, Ankara’nın farklı zamanlarda başkentlik yaptığını belirtti. Milattan önce 8. yüzyıla kadar uzanan en eski örnekleriyle Anadolu tümülüslerinin, İç Anadolu’nun eski yerleşim örüntüsünde derin izler bırakan, en ünlüleri Frigya’nın başkenti Gordion’da ve Eskişehir Frig Vadisi’nde bulunan insan yapısı uygarlık anıtları olduğunu söyledi. Ankara’nın engebeli yapısı nedeniyle, bu korunaklı ve sıra dışı topografyanın her zaman bir tarihsel kültür katmanının işaretçisi olduğunu, tarih boyunca yeni yerleşimleri, kente varışı ve kent içi ulaşımı, Ankara’nın dereleri ve sularıyla nasıl ilişkilendiğini ve sınırlandığını belirleyip yönlendirdiğini açıkladı. Cengizkan, tümülüslerin, antik dönem ölü gömme geleneğinin maddi yansımaları olarak, dönemin önemli yönetici, kültürel lider, toplumsal ve sıra dışı insanlarına adanmış gömü noktaları olduğunu vurguladı. Bu nedenle arkeolojik açıdan büyük önem taşıdıklarını, ait oldukları dönemin kültürü, günlük sosyal yaşamı ve yönetim sistemleri hakkında derin bilgiler sunduklarını ekledi. 2800 yıl öncesine ait bu insan yapımı unsurların, günümüzde sadece arkeolojik değil, aynı zamanda mimari, coğrafi ve inşai özellikleriyle de büyük bir bilgi kaynağı olduğunu belirtti. 1800’lerin başından itibaren gezgin çizim ve fotoğraf kayıtlarında rastlantısal olarak yer alan Ankara tümülüslerinin, 1890’lı yıllarla birlikte kayıt altına alındığını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte 1923’ten itibaren koruma altına alındığını ifade etti.
