Çünkü Küçük, sadece yazan bir isim değildi; provoke eden, rahatsız eden, yerleşik kabulleri sürekli kurcalayan bir figürdü. Akademiden çıkıp politikaya, oradan televizyon ekranlarına uzanan çizgisi boyunca hep aynı şeyi yaptı: “herkesin bildiğini” sorguladı. Bu yüzden kimileri için cesur bir entelektüel, kimileri için ise sınırları zorlayan bir polemikçiydi.
Onun önemini belirleyen şeylerden biri, Türkiye’de sol düşüncenin iç tartışmalarını görünür kılmasıydı. Solu tek bir blok gibi ele almak yerine, içindeki çelişkileri, kırılmaları, hatta kişisel hesaplaşmaları bile yazıya döktü. Bu tavır, onu klasik “ideolojik sadakat” çizgisinin dışına itti ama aynı zamanda farklı bir düşünsel alan açtı.
Bir diğer mesele, dilidir. Küçük’ün yazıları akademik ciddiyetle sokak dilinin keskinliğini birleştirirdi. Okuyan ya çok severdi ya da tamamen reddederdi; ortası pek yoktu. Bu da onu “etkili” kılan şeylerden biridir: kayıtsız kalınamayan bir ses olması.
Tabii tartışmalı yönlerini görmezden gelmek mümkün değil. Sert iddiaları, komplocu bulunabilecek yorumları ve kişisel hedef almaya varan polemikleri, onu sık sık eleştirilerin merkezine yerleştirdi. Ama tam da bu yüzden, Türkiye’de düşünce üretiminin ne kadar gerilimli bir alan olduğunu da gösterdi.
Sonuçta Yalçın Küçük önemliydi, çünkü uzlaşmayı değil çatışmayı seçti. Haklı olduğu kadar haksız bulunduğu anlar da oldu; fakat hiçbir zaman sıradan olmadı. Türkiye’nin entelektüel tarihinde bazı isimler vardır: söylediklerinden çok, tartışma yaratma biçimleriyle iz bırakırlar. Küçük, tam olarak o isimlerden biriydi.
