0

Sait Faik’i öykücü ve şair olarak bilsek de pek bilinmeyen iki tiyatro oyunundan hareketle tiyatro yazarı olarak da görebiliriz. Her ne kadar bu oyunlar tamamlanmamış ve haliyle yayımlanmamış olsalar da arşivindeki müsveddelerden oyunlara ulaşmak mümkündür. Tiyatrolarının -birisinde açıkça görüldüğü üzere- adapte ya da ufak değişiklikler ile sunulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir tiyatro yazarı olarak Sait Faik, öykülerindeki hassasiyetini yansıtmayı denemiş fakat tiyatro metninin imkânları dahilinde bunu istediği gibi başaramamıştır ve belki bu yüzden metinleri yarım bırakmıştır.

Sait Faik’in Tiyatroları

Öncelikle belirtmek gerekir ki Sait Faik denilince tiyatrodan çok sinema akla gelir. Sinema öykülerinde fazlasıyla yer alır. Sinemanın karanlığı kendisini çeker, o karanlığın içinde her şeyi unutarak başka bir dünyaya ait olur. Sinemanın bu gücünün farkına varan yazar için sinema gözden uzak, sevgililer ile buluşulacak veya tatlı hülyalar kurulacak bir yerdir. Çoğu vakit filmin bir önemi bile olmaz. Sinemanın karanlığı bir tür karanlığa sığınmak imgesinden hareketle, Nerval’in deyişiyle güneş girmeyen bir yürek taşımasıyla önem kazanmaktadır.  Çünkü böyle bir yerde artık dış dünya ve onun taşıdığı gerçeklik dışarıda kalmış, yeni bir hayat başlamış olmaktadır. Elbette tek başına değil de yanında birisi varken seyredilecek bir film çok daha değerlidir.

O zaman perdedeki görüntülerin yansıması tüm salonu doldurur ve sevgililerin üzerine yansıyan hülyalı ışıkların tesiriyle masallardan çıkma bir aleme götürür. Sinema öncelikle bir kaçıştır: “Başka günler de Sait’in yalnız başına çekip gittiği oldu. Bir seferinde nereye gittiğini sorduğumda, sinemaya gittiğini belirtti. ‘Güzel miydi film bari?’ diye sorduğumda; ‘Yok canım. Zaten ne filmi oynadığına bile bakmadan girdim içeri. Sokaklarda sürtüyordum. Kalabalık, hareket canımı sıktı. Sessiz bir yer, yadırgamayacağım bir köşe arıyordum. Önüme ilk çıkan sinemanın karanlığına sığındım.’ diye cevap verdi.”[1] Daha sonra, sinema yerinde bir saptama ile Skopofili[2] yani seyretme hazzı’nı sağlamaktadır. Temelinde bir yere oturup insanları sevmek için onları seyretmeye doyamayan yazarın bunu beyaz perde üzerinden de yapması anlaşılır gelmektedir. Bu doğrultuda bir yerde insanları seyretmek ile onları daha yakından ve tüm açıklığıyla tanıtan sinemada izlemek arasında uyum vardır. Her ne kadar psikologlar –başta Freud olmak üzere- skopofiliyi rahatsızlık, seyretmeden duyulan cinsel haz olarak adlandırsalar da Sait Faik’in kendini kaybettiği bir yer olarak görmek olasıdır. Böylece yazar hem haz duyarken hem de mekânın içerisinde mekânsızlığı yaşamaktadır.[3]

Benzer İçerik:  221B'nin Yeni Sayısı Yayımlandı

Sinemanın etkisinin yazar üzerinde böylesine etkili olmasının ardından tiyatroya olan yaklaşımı değişmektedir. Ünlü oyun Cyrano de Bergerac’ın Şehir Tiyatroları’nda temsili üzerine kaleme aldığı yazıda Sait Faik, oyunu beğenmediği gibi tiyatronun da yetersizliğine dikkat çekmektedir. Bergerac oyununu zevksizlik olarak nitelerken, tiyatroya karşı aldığı mesafede belli olmaktadır fakat bu mesafenin altında bir tür ressentiment görülmektedir[4]: “Arap filmlerinin kötü masallarına ağlayan fakir mahalle kızlarını küçümseyen zengin Türk hanımlarının adi nükteler, bayağı tezellümler, çirkin aşk gösterileriyle coştuklarını göreceksiniz. Ellerinde Rimbaud, Gide, Proust gezdiren birçoklarının bir sürü laf karşısında ellerini çırptıklarını göreceksiniz.”[5]

Tiyatronun göz önünde olması yani seyreden ile oynayan arasındaki mesafeyi kaldırmaması Sait Faik nezdinde “karanlık ortamdan uzaklığa” işaret etmektedir. Göz önünde olmak ve etrafındaki sosyeteyi görmek, kendisini rahatsız etmektedir. Rahatsızlık sebepleri olarak onlar gibi olmak isteyip olamaması daha sonra bunu fark edip kendine kızgınlık duyması, rahat davranamaması ve yalnızlığı sebep gösterilebilir –ki yazarın melankolisinin ana çıkış noktası da ancak ressentiment ile anlaşılabilmektedir.[6]

Kendini bir unutma vasıtası olarak göremediği tiyatroyu metin olarak ise önemser görünmektedir. Moliere ve Shakespeare hakkında olumlu düşüncelere sahiptir. İyi bir oyunun izleyiciye çok şeyler katacağını bilmektedir. Bergerac oyununda beğenmediği beylik laflar ve modası geçmiş özlemlerdir. Eğer bunlardan kurtulursa tiyatro, sinemanın yakaladığı ivmeyi tekrar kazanabilecektir. Kaleme aldığı iki tiyatro metinlerinin bu açıdan bakmak yararlı olacaktır.

İlk metin Saul isimli oyundur. Metin, Sait Faik Müzesi arşivinde 43 numaraya kayıtlı eskizdir. Muzaffer Uyguner metni yarım kalmış Sait Faik yazılarını topladığı Bitmemiş Senfoni isimli kitaba almıştır.[7] Saul, Andre Gide’in aynı isimli oyunun çevirisidir. Sait Faik çevirisi göz önünde tutulursa oyunun “serbest çeviri” olması daha olasıdır.[8] Metne bakıldığında Gide’in oyunun temel kısımlarınca ayrıldığı görülmektedir. Kral Saul, tiyatro metinlerine sıklıkla ele alınan bir konudur. Karl Gutzkow ve Max Zweig’in Saul’u konu eden tiyatrolarının yanı sıra Gide de konuyla ilgili bir metin kaleme almıştır. Bilindiği üzere Saul, Yahudi halkının başına geçmiş en büyük iki kraldan birisidir (diğeri Davud). İsrail Krallığının kurucusu olmuş, Yahudileri büyük bir döneme hazırlamış ama Tanrı ile düştüğü anlaşmazlık sonucu hükümranlığını kaybetmiş, yerini Davud’a bırakmıştır. Saul’un seçilişi Tevrat’ta I. Samuel 9/31: 16-17 kısmında geçer: “Yarın bu saatlerde sana Benyamin bölgesinden birini göndereceğim. Onu halkım İsrail’in önderi olarak meshedeceksin. Halkımı Filistliler’in elinden o kurtaracak. Halkımın durumuna baktım; çünkü haykırışları bana ulaştı. Samuel Saul’u görünce, RAB, “İşte sana sözünü ettiğim adam!” dedi, “Halkıma o önderlik edecek.”

Benzer İçerik:  Thomas Bernhard Biyografileri / Monologları (I)

Sonra halkı kendisine biat ettirmek için birkaç fevri harekette bulunur, halkını Ammonlular elinden kurtarır, halk yiğitliğinden dolayı Saul’ü lider olarak beller. İki yıl hükümdarlığının ardından Saul, Filistinliler ile topraklarını genişletmek için savaşmaya karar verir. Fakat etrafına topladığı kalabalığı bekletmek zorundadır ama aradan yedi gün geçtikten sonra halk dağılmaya başlar ve o da gitmelerini engellemek için adak ve sunularını Rabbe değil, kendisine sunmalarını ister. Böylece Tanrı buyruğuna karşı gelmiş, sözünü dinlememiş olur. Yine de uzun bir zaman tüm düşmanlara karşı zaferler elde eder, başarılar sağlar. Bu güç Tanrı’nın söylediklerini yapmamasına, Saul’ün kendince hareket etmesine sebep olur ve Tanrı Saul’ü kral seçtiğinden pişmanlık duyar (15 / 31: 11). Sonunda Saul’e durum bildirilir: “Çünkü başkaldırma, falcılık kadar günahtır ve kibir, putperestlik kadar kötüdür. Sen RAB’bin buyruğunu reddettiğin için, RAB de senin kral olmanı reddetti.” (15 / 31: 23)

Böylece Saul için sıkıntılı zamanlar başlar: “Bu sıralarda RAB’bin Ruhu Saul’dan ayrılmıştı. RAB’bin gönderdiği kötü bir ruh ona sıkıntı çektiriyordu.” (16 / 31: 14) Tiyatro metni de tam olarak burada başlar. Sarayın içinde “kötü ruhlar” yani şeytanlar doluşmuş, Saul’ün kıyafetlerinin içine girerek ona elem vermeyi amaçlamaktadırlar. Bu kötü ruhlar, hiddet ve delilik, kör nefsi, korkuyu, kibri ve asası ile tacını temsil ederler. Saul’ü bu fena duygulara kaptırarak yoldan çıkarmanın peşindedirler. Saul ise sıkıntılıdır, geleceği duymaktan korkmaya başlamıştır artık. Bu yüzden tüm kâhinleri öldürür, geleceği kimse bilmesin diye. Her gece saraydaki odasının penceresinden dışarıya bakarak Tanrı’ya dua eder, Tanrı Saul’ü işitmez, Saul kedere boğulur teselliyi içkide arar. Az biraz keyfi şarap içerken yerine gelir, bundan dolayı tek dostu da ona her gece şarap sunan bir oğlan çocuğu, Saki olmuştur. Hatta bu durum saraydakiler tarafından alayla karşılanır. Çeviri de bir sayfa kadar sonra sonlanır.

Benzer İçerik:  Evrimi Anlatan Kitaplar

Saul’ün oğlan çocuğunu sevmesi, etraftakiler tarafından alayla karşılandığında neyi ima ettiklerini anlarız. Sait Faik’in öykülerinden hareketle kendisine yakıştırılan “erkek sevme” tıpkı Saul’ün sarayındakilerin anladığı gibidir. Saul burada oğlanı sevmez, kendisinin yanında olup ona şarap sunarak keyiflendirdiği için sever.

 

 

[1] Tirali, Naim, Sait Faik 90 Yaşında haz: Perihan Ergun –Ayla Kutlu, Sait Faik’in Paris’teki Anlaşılmaz Beş Günü, Bilgi Yay. s. 86-87

[2] Kavramın detaylı değerlendirmeleri için başlıca bknz. Laura Mulvey, Görsel Zevk ve Anlatı Sineması, Hasan Bülent Kahraman, Cinsellik, Görsellik, Pornografi

[3] Doğrudan veya dolaylı olarak pek çok öyküsünde sinemaya dair gözlemlerini aktarır. Hepsini zikretmek bu yazı için gereksiz olduğundan başlıca olanları için bknz. Sevmek Korkusu, Mavnalar, Kalorifer ve Bahar, Yalnızlığın Yarattığı İnsan, Karidesçinin Evi, Cezayir Mahallesi, Battaniye, Ormanda Uyku.

[4] Kavram bilindiği üzere Hegel’den başlayıp Max Scheler ile gelişmiş ve efendi-köle ilişkisinin kökenine dayanan, hınç, haset, karaçalma gibi duyguları barındıran ama temelinde bir sebebi olmayan duygu durumudur. Burada saptamayı  “üçgen arzu” şeması ile edebi teoriye soyutlayan Rene Girard’ın yaklaşımı temel alınmalıdır.

[5] Yeni Dünya, 1 Aralık 1945

[6] Sait Faik’in melankolisi için bknz. Fırat Bircan, Yeşil Güneş, Kurgan Edebiyat, sayı 20

[7] Bitmemiş Senfoni, haz. Muzaffer Uyguner, Bilgi Yay., 1989 – Uyguner, Saul’ü “kimden olduğunu bilmesem de sanırım çeviridir” diye tanımlıyor.

[8] Krş. Andre Gide, Le théatre complet de André Gide, Ides et Calendes, 1947

bu yazıyı oylayın!
[Toplam: 1 Ortalama: 5]

Yorumlar

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla Dosya