Dosyaİnceleme

Nirvana Yolunda Kerouac

“Dünyanın gerçekliğine ve korkunun gerçekliğine sonsuz inancı vardı ve şimdi gerçek olan ne vardı?” – Jack Kerouac, Zen Kaçıkları

Canım Jack! Canım Ti-Jean!

Ölümünün üstünden elli iki yol (ki yanlışlıkla yol yazdım, “yıl” olacak) geçmiş ve hâlâ sen yollarda nereye gideceğini bir türlü bilmeyen ama hep gitmek istediğin ve bu yersiz yurtsuzluğun yüzünden yollarda dolaşan ve sana başkalarınca pek sevilen bir benzetmeyle söyleyecek olursam “avare” Jack olarak yaşıyorsun. Başarılı bir yazar olmak için çok çabaladın, uğraştın, yaşamını yazarlığını besleyecek eylemlerle doldurmak için fazlasıyla acı çektin. Etrafındaki ve açıkçası pek sana benzemeyen arkadaşlarına kendi yersizliğinin, yazarlığını geliştiren bir şey olarak gördüğünü söyledin.

Halbuki hepsinin gidecek bir yerleri, kendilerini karşılayacak yakınları ve girecek sıcak yatakları vardı. Onlar akşam olup evlerine döndüklerinde sen bekçilere görünmeden gizlice trenlere atlamak için siper alıyordun. En sonunda artık yorulmuş olmalısın ve Big Sur’da dediğin gibi: “Amerika’daki lise ve üniversite öğrencileri Jack Kerouac’ın yirmi altı yaşında olduğunu ve sürekli otostop çektiğini düşünüyorlar. Ancak neredeyse kırkındayım, sıkkın ve bitkin haldeyim.”

Bu denli ısrarla yolda olmanı sağlayan nedir peki? Çoğunluğun işine geldiği gibi anladıkları için aylaklığın, hiçbir şeye değer vermemen, gönlünce sefih bir yaşam sürme isteğin mi buna sebep olan? Rezilin birisi olman mı? İçkinin, uyuşturucunun ve arzunun karanlık nesnesi kadının peşinde koşman mı seni yollardan ayırmayan? Başkalarının ibret olsun diye parmağıyla çocuklarına gösterdiği ve “yaşamı ciddiye almazsanız, işte sonunuz böyle olur,” dedikleri insanlıktan bir sapma oluşun mu? Belki, sık sık yaptığın gibi akşamları sokaklarda dolaşırken, pencerelerden süzülen tek-göz parlaklığın tüm evleri esir aldığı ve konformist yaşamlarında mutlu gözüken insanları rahatsız edişindir sana bu denli sert tutum takınmalarına sebep olan. Rahatlarını kaçırdığın ve onlar rahatlarının bozulmasını istemediği, alışveriş listelerinden oluşan yaşamlarından memnun oldukları içindir ki seni yargılamaya hakları vardı.

Ahlaksızlık (ki ahlaksızlık tabii, basmakalıp ahlak yargılarına karşı çıkan herkesin olacağıdır ahlaksızlık) ya da serkeş bir yaşam sürmekle, onların asırlardır kurmaya çalıştıkları ve bu denli ısrarla uğraştıkları için çarpıklığını göremedikleri düzenin karşısında yer almandan ötürü seni hoş karşılayamazlardı. Seni Jack, sadece uyuşturucu ve içkinin eşiğinde, bunlardan başka hiçbir şey söylemeyen ve okurlarına da bunları öğütleyen birisi olarak göstermek zorundaydılar. Öyle ki, onlar için yazan –ama bunu kabul etmeyen- eleştirmenler de bu furyaya kapıldılar. Senin ne denli “bıçkın, rahat, önüne gelenle birlikte olan, içkiden başını kaldırmayan,” birisi olduğunu yazdılar, eserlerinden sadece bunları çıkardılar. Bir polisiye yazarını cinayetle suçlamak gibi bir şeydi ya bu yaptıkları, yine de yapmayı sürdürdüler, uçarılığı fark etmediler.

Halbuki aynı Kerouac bütün insanlar için dua ediyordu: “Çok kötü bu yersiz-yurtsuzluk duygusu, içim kararıyor gene, oturup bütün insanların esenliği için dua ediyorum.”[1] Sadece bir film malzemesi olarak sevgi ele alındığı için birisinin bütün insanları kapsayacak bir sevgi duymasını kabul edemeyenler –ama niyeyse ucuz sevgi filmlerinde gözyaşı akıtanlar- nasıl anlayacaktır ki seni? Birden görüversin toplumsal yaşamın ne üstüne kurulduğunu: “x” Ah, nasıl da güler onlar! Böylesine sırıtmaktan ibaret yaşamlarında gerçekten gülmeyi, içten bir gülüş göstermeyi nasıl da unutmuşlardır. Hani, uçağa bindiğinde hostesin gülümsemesini kendi üstüne alırsın ya daha sonra bunun iş gereği yaptığını fark edersin, yaşam budur işte demekten kendini alıkoyamazsın. Aynısı işte, dünya kocaman bir havayolu bizler de hosteslerle karşılaşıp duranlarız.

Demek ki bu “sırıtkanlığı” karşına almaya kalktığında kişinin karşılaşacağı yersiz-yurtsuzluktur. Nereye ait olabilir ki insan? İnsan her yerde aynı insandır, durmak onları kabul etmeyi beraberinde getirir ama yine de durmak ister insan. Onları sevmek çünkü sevgi çok güçlü bir bağdır ve içinde sonsuzu barındırır. Artık böyle düşünmeye başlayınca insan nasıl Buddha doğasına sahip olmaz? Kerouac’ın Budacılığı da burada başlar.

Tıpkı Buda’nın bir eğlence sonrasında sızıp kalmış kadınların ağzından yastığa akan tükürüğü görüp bütün yaşamın yanılsamalar üzerine kurulduğunu anlaması ve yollara düşmesi gibi, tıpkı Gılgamış’ın ölümsüzlüğün peşinde bilinmez diyarlara gitmesi gibi, tıpkı Dante’nin kafasında yücelttiği Beatrice’in izini sürmesi gibi Kerouac da “kahramanın sonsuz yolculuğu”na koyulur.

Özellikle Zen Budizm’i yolda olmayı gerektirir. Bir şeye bağlanmamak, onun nihai değerinin bilincinde olmaktır. O, bizim değildir ve olamaz da, haliyle bizim olmayacak bir şey üzerinde ısrar etmek her zaman sancıyı doğurur. Para peşinde olmak zenginliğe hiçbir zaman ulaşamamak (paranın sonu var mıdır?), güzellik peşinde olmak çirkinliğe varmak (nasıl en güzeli benim denilebilir?), erkek-kadın peşinde olmak daha yenisi olmadan bir başka yeniyi arzu etmek anlamı taşır. Tabii bunları söylemesi kolay, eylemesi oldukça güçtür. Zihin her şeyi kendi açısından gördüğü için yarattığı yanılsamaların peşine mutlak doğrular olarak takılır:

“Kendinizden ayrı olan birtakım hayaller içinde başıboş dolaşmaya başladığınızda, çevrenizdekiler artık gerçek değildir ve zihniniz de artık gerçek değildir. Eğer kendiniz yanılgı içindeyseniz, o zaman çevrenizdekiler de sisli bir yanılgı içindedirler.”[2]

Yanılsamaların dışına nasıl çıkılabilir? Her şeyi zihinle algıladığımıza göre demek ki her şeye yüklediğimiz anlam da zihnimizin bir ürünü oluyor ve haliyle ortaya kocaman bir boşluk çıkıyor:

“Gördüğümüz şeyler boştur, çünkü varmış gibi görünürler, öyle değil mi? Onları görürsünüz ama onlar ölçülemeyen tartılamayan ya da elle tutulamayan atomlardan oluşmuştur, en aptal bilimciler bile biliyor artık bunu. Atomun bile sonu bulunmuyor, her şey mekânda bir cisim görüntüsü veren birtakım boş düzenlemelerden ibarettir, büyük diye bir şey yok, küçük diye bir şey yok, ne de yakın ve uzak, doğru ve yanlış… hepsi bir hayalet bunların.”[3]

Böylesi bir farkındalık tüm yaşamdan el etek çekmeyi gerektirmez bilakis Kerouac’ı çarpıtanların yaptığı gibi hiçbir şeye fayda vermeyecek bir şekilde kendi kabuğunda yaşamayı da gerektirmez. Her şeyin boşluğunu gören her şeyle özdeş olduğunu, yaşamdaki her şeyden sorumlu olduğunun da farkına varır. Bu noktada, başka şeylerden bağımsızlık yoktur, kişi kendisiyle her şeyi özdeştirmiş ve yanılsamalardan kurtulmuştur.

Başo, Mezarsız Bir İskeletin Notları adını verdiği gezi notlarında, durmaksızın yaptığı yolculukları anlatır. Kerouac, onun izinde gibidir. İkisi de bir yere saplanmanın yarattığı ve insanın farkına varmadığı kalıp yargılardan kaçmak isterler, zihinlerini her an tek bir açıya indirgeyecek yanılsamaların dışında tutmak isterler. Yol, nirvananın bizzat kendisidir, nasıl ki yolların sonu bulunmuyorsa, nirvanaya yani yaşam üstüne aydınlanmaya ulaşmak da olanaklı değildir ama yolda olan ile olmayan arasında da ne çok fark vardır. Başo’nun ifadesiyle:

“Yıkılmaya yazgılı
Mezarsız bir iskelet,
Dayanmıyor yüreğim
Esen acı rüzgâra.
Çok istedim dünyayı
Arıtıp tozdan topraktan
Yıkamak çiy taneleriyle.”

Şimdi, Kerouac’ın yazarlığına ve yolda olma haline bir başka açıdan yaklaşmış oluyoruz. Büyük bir yazarın kendini ve insanları anlamaktan başka ne amacı olabilir? Bunun için sancı çeken ve Joyce Johnson’un sayfalarca anlattığı üzere[4] başarılı bir yazar olmak çok sancı çeken Kerouac, onun karşısında duranların söyledikleri gibi değil, bir yazarın kaygılarıyla okurlarına bambaşka şeyler anlatmakta, göstermektedir. Çizilen “serkeş” Kerouac görüntüsünün ötesinde, bir yazarın anlatmak için nelere katlandığını ve bunun için tüm bir yaşamını verdiğini görebilmek önemlidir. Kendi bunalımlarının ya da hüznün etkisiyle toplumsal bir yapıya büründürmeden yazdıklarının eleştirisi, nasıl olur da toplumsallıktan uzak diye eleştirilir? Bizzat nesneleşmiş bir yaşamın korkunçluğunu gösterir, o yaşamı sürdürmek için değil, o yaşamın ne denli ürkütücü olduğunu fark edelim diye.

İşsizliğin, bir yuvaya sahip olamamanın ve yaşamda “incelikli olmanın geride durmak olduğunu, varlık için kabalık gerektiğini” anlatan bir yazar, tüm o büyük yazarlar silsilesine dâhil edilemez mi? Büyük edebiyat bundan başka nedir? Büyük laflar etmeyen ama içinde yaşama dair olduğu için -ve yaşamın sonsuzluğu göz önüne alınırsa- büyüklük taşıyan eserleridir söz konusu olan. Belki de yaşamı değiştirmeye gücü yetmeyen ama bu yaşamdan da rahatsızlık duyan birisinin elinden gelebilen sadece yazmak olduğu için buna başvurur; kurgunun dışına çıkarak, sadece algıladığı ve gördüğü haliyle dünyayı anlatmaya koyulur.

Önemli olan, diyordu, yalnızca gerçekten söylemek istediklerini yazıya dökmek, bunu yaparken de düşüncelerinin zihninde ilk canlandığı andaki dile mümkün olduğunca sadık kalmak.[5] Ve bir taraftan, bir akşam zihnindeki dağınıklık ile dolaşırken çocukların oynadığı bir basketbol maçına bakarken düşünmeden edemez: “Yazarlık için her şeyden vazgeçtim, çocukluğumda top bile oynayamadım. Değer mi?”[6] Değmiş olmalı ki, bugün onu edebiyatın büyük yazarları yanına dâhil edebiliyoruz.

Şimdi eleştiri yapacak olursak Visions of Cody’de geçen şu satırlarına bakalım:

“Gitti diye oturup ağlayacak ve kendimi daha fazla parçalayacak değilim, çünkü artık her şey benden böyle uzaklaşıyor –kızlar, hayaller, her şey, aynı biçimde ve sonsuza dek ve ben de bu kaybolmuşluğumu kabul ediyorum, sonsuza dek.

Her şey bana ait çünkü yoksulum ben.”[7]

Görünürde Kerouac’ın hiçbir şeye ait olmadığını, sahip çıkmadığını ve hatta vurdumduymaz, Amerikan anlayışını yansıttığını söyleyebiliriz. Halbuki bu cümlenin içeriği ters bir okuma ile bizzat sahiplenici tutumdur, bütün insanlara karşı kendisini sorumlu hisseden birisinin sözleridir. Şöyle ki, başkalarını kendi kafamızdaki kurgulara yansıtmadıkça, onları olduğu gibi gördükçe gerçekliklerine yaklaşırız ve o an herkes, her şey bizim ulaşma, dokunma alanımız içerisinde olur.

Onların geçiciliklerini bilerek, bambaşka bir açıdan, büyük yerden her şeye bakabiliriz. Yoksulluğun barındırdığı varsıllığı görebiliriz.

Yine de akla uydurmamak ve zihinsel bir yanılsama yaratmamak açısından bu söylenenler de sınırlı olmak zorundadır. Allen Ginsberg’ün çektiği ve ağzında sigarası, cebinde bir kitap ile bütün bir yaşamı ve onun içindeki insanları sevmeye çalışan, onlardan kendisini sorumlu hisseden Kerouac’ı gösteren fotoğraftan şu satırlarını okumak şimdi nasıl mümkün olmaz?

“Ne sıkıntılı günler geçirdin yok yere nedenlerden, ne acınası, ne tekinsiz bir şey bu yaşamak zorunda olmak! Hiçbir şeyin hiçbir şey olmadığına inanmak istemeyen ve o yüzden önce teker teker sevdiklerimizi, aziz dostlarımızı ve sonunda da kendi yaşamımızı yitirelim diye yeniden doğan düşmüş melekler miyiz biz? Ancak böyle mi kanıtlar gerçek kendisini bizlere? Bütün bunların sonu ulu bir sonsuzluktan, hepimizin yanılgısını kanıtlamaktan, kanıtlamanın bile hiçliğini kanıtlamaktan başka ne ola ki?”[8]

 

KAYNAKÇA

  1. Başo, Kuzeye Giden İnce Yol, çev. Coşkun Yerli, YKY, İstanbul 1992
  2. Johnson, Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı, çev. Aydın Çavdar, Ayrıntı Yay., İstanbul 2017

Jack Kerouac, Zen Kaçıkları, çev. Nevzat Erkmen, Söz Yay., İstanbul 1997

_____, _____, Yolda, çev. Avi Pardo, Siren Yay., İstanbul 2014

_____, _____, Big Sur, çev. Nevzat Erkmen, Siren Yay., İstanbul 2015

_____, _____, Vision of Cody, Penguin Modern Classics, Stirlingshire 2012

  1. Suzuki, Zen Zihni Başlangıç Zihnidir, çev. Cem Şen, Klan Yay., 2016

David Sterrit, Beat Kuşağı, çev. Işık Ergüden, Dost Yay, Ankara 2015

[1] Zen Kaçıkları, s. 184

[2] Zen Zihni, s. 103

[3] Zen Kaçıkları, s. 176

[4] Bkz. Joyce Johnson, Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı, Çev. Aydın Çavdar, Ayrıntı Yay., İstanbul 2017

[5] Joyce, age, s. 475

[6] Joyce, age, s. 420

[7] Jack Kerouac, Visions of Cody, Penguin Modern Classics

[8] Zen Kaçıkları, s. 274

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu