Mathias Enard’ın Pusula isimli romanı, Everest Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. Roman, bir tanıtım bülteni aracılığıyla duyuruldu. Bültene göre, romanın temel sorusu “Bizler nasıl bir umutsuzluk hastalığı kapmış olabiliriz?” şeklinde belirlenmiş. Hikaye, Viyana’da gece çökerken hasta ve uykusuz bir şekilde yatağında geçmişe dalan Franz Ritter’in zihninde şekilleniyor. Ritter’in zihni, İstanbul, Halep, Şam ve Tahran gibi şehirlerde yaptığı yolculuklarla, sanatçılarla, oryantalistlerle ve kaşiflerle dolu. Anıların merkezinde ise Avrupa ile Ortadoğu arasındaki gerilimin tam ortasında konumlanan, ulaşılması güç bir aşk olan Sarah yer alıyor. Pusula, belleğin akışına kapılan bir zihnin karmaşık labirentlerinde ilerlerken, okuyucuyu klasik müzikten tasavvuf ezgilerine, Goethe’den Aragon’a uzanan geniş bir…
Yazar: Edebi Bülten
Lee Su-Yeon’un “Telefon Kulübesindeki Kız” adlı romanı okurlarıyla buluştu. Kitap, Düşbaz Kitaplar etiketiyle raflardaki yerini aldı. Eser, tanıtımında yer alan bir ifadeyle, “Tanrı’nın bize armağanı” olarak nitelendiriliyor. Roman, okuyucuyu sıra dışı bir soruyla karşılıyor: Kendi arzusuyla bu dünyadan ayrılan birinin zihninden ve kalbinden geçen son düşünceleri işitmek ister miydiniz? Kitap, dünyanın en dokunaklı öykülerinin bir araya geldiği Psikolojik Otopsi Merkezi’ni ve bu merkezin yakınında bulunan, yalnız bir telefon kulübesini merkeze alıyor. Yaşananlar, hem gidenlerin hem de arkalarında kalanların acılarını hafifleten, etkileyici bir insanlık fantazisini gözler önüne seriyor. “Yeonnam-dong’un Neşeli Çamaşırhanesi”nin yazarı Kim Jiyun, kitapla ilgili düşüncelerini dile getirirken, insanların son…
Tülay Uluser’in yeni romanı “İki Hafta Önce Bugün”, Oğlak Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. Roman, yazarın kendine has üslubuyla, okuma eylemi ve kitaplarla kurulan derin bağ üzerine yoğunlaşıyor. Kitabın tanıtım metninde, karakterin yaşadığı yoksunluk hissi ve kaybedilen kitaplarla birlikte yitirilen anıların acısı vurgulanıyor. Metinde, “Benden koparılan kitaplarımla birlikte uçup giden an’larımı yitirmenin acısını çekiyorum” ifadesi, kitapların sadece okunacak nesneler olmadığı, aynı zamanda geçmişin ve hatıraların taşıyıcısı olduğu fikrini destekliyor. Kitapların, okurlarının zihninde yarattığı tartışmaları, huzuru ve huzursuzluğu kaydettiği belirtiliyor. Bu bağlamda, kitapların yaşamın birer parçası, hatta “yaşamımızın istinat duvarları” olduğu düşüncesi öne çıkıyor. Uluser, romanlarında sıklıkla kitaplar üzerinden yaşamı sorgulayan bir…
Ivan Vladislavic’in “Parçalanmış Bakış” adlı romanı, Livera Yayınları tarafından Şafak Tınaz’ın çevirisiyle okuyucuyla buluştu. Kitaptan bir alıntı: “Kıyıdaki çamları bile parçalarına ayırdı, öyle ki her iğne bir sapın içindeki kılıfın yanında titreşti, her kozalak pul pul oldu ve her gövde paltosunu çıkarırcasına kabuğundan kurtuldu. Biyoloji ders kitabındaki bir diyagram kadar hassas bir şekilde parçalarına ayrılan dünya, canlandırıcı nefesini içine çekti ve genişledi. Evren genişliyordu, biz de onu analiz ederek genişlemesine yol açıyorduk.” Daha önce “Çift Olumsuz” adlı romanıyla tanınan Güney Afrikalı yazar Ivan Vladislavic, “Parçalanmış Bakış”ta ülkesinin karmaşık gerçekliğini farklı karakterlerin perspektifinden aktarıyor. Romanda, bir istatistikçi, bir sanatçı, bir mühendis…
Sait Faik’in “Havuz Başı” adlı eseri okuyucularla buluştu. Kitap, yayınevi tarafından okurların beğenisine sunuldu. Sait Faik Abasıyanık, Türk öykücülüğünde bir mihenk taşı olarak kabul edilir. Eserlerinde genellikle balıkçılar, sokak satıcıları, kahve müdavimleri, çocuklar ve yalnızlar gibi toplumun sıradan insanlarına yer verir. Aynı zamanda İstanbul’un canlı ve çeşitli atmosferini de öykülerine yansıtır. Sait Faik’in öykülerinde okuyucu sevgi, dostluk, hüzün ve yaşam sevinci gibi farklı duyguları bir arada deneyimler. Denizin tuzu, kahvehanelerin dumanı ve yoksulluğun sessizliği, onun anlatımında iç içe geçer. Abasıyanık, eserlerinde “an” kavramına büyük önem verir. Geri dönmesi mümkün olmayan özel anları yakalayarak onları ölümsüzleştirir. “Havuz Başı” da bu anların…
VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY), psikoterapist ve yazar Donald J. Robertson’ın “Bilge Kral Marcus Aurelius” adlı eserini yayınladı. Kitap, Roma İmparatorluğu’nun en karmaşık dönemlerinden birinde hüküm süren İmparator Marcus Aurelius’un yaşam öyküsünü ele alıyor. VBKY’nin tarih kitaplığı, Donald J. Robertson’ın yazdığı ve Sibel Doğru’nun Türkçeye çevirdiği “Bilge Kral Marcus Aurelius” ile zenginleşiyor. Marcus Aurelius, Roma İmparatorluğu’nun çalkantılı zamanlarında veba salgınları, savaşlar ve ihanetlerle dolu bir dönemde tahtta bulunan bir filozoftu. Kendine dönerek felsefe tarihinin en çok okunan eserlerinden birini kaleme alan bir düşünürdü. Bu eser, iktidar ve savaş alanlarının ötesinde, bilge bir hükümdarın gerçekte ne anlama geldiğine dair bir bakış sunuyor.…
Reyhan Karaarslan’ın romanı “Karanlıkta Bir Çatlak”, Bilgi Yayınevi etiketiyle okuyucuyla buluştu. Roman, doğanın döngüsü ve insanın içsel yolculuğu üzerine yoğunlaşıyor. Romanın konusuna göre, su bazen sakin bir göl, bazen ise yıkıcı bir sel olarak karşımıza çıkıyor. Orman canlı bir organizma gibi nefes alıp veriyor. Ardıç ağacının altında zamanın akışı değişiyor, duruyor ve yeniden başlıyor. Kökler, çakırdikenlerin sıkıca sardığı yerden kurtuluyor ve karanlıkta bir çatlak beliriyor. Bu çatlak, yaşamın tüm ihtişamıyla, ışık ve güzellik içinde akmasını sağlıyor. Hikâyenin merkezinde, yaşadığı ağır bir hastalığın ardından bedeni zayıflayan Lale bulunuyor. Ölümle yüzleşmeye hazırlanan Lale, ormanın derinliklerindeki bir evi kendine sığınak olarak seçiyor. Burada,…
László Krasznahorkai’nin kült eseri Şeytan Tangosu, Bülent Şimşek’in titiz çevirisiyle okurlarla buluştu. Can Yayınları tarafından yayımlanan roman, distopik bir atmosferde geçen sıra dışı bir öykü sunuyor. Romanın tanıtım metninden bir bölüm, karakterin iç dünyasına odaklanıyor: “Yalnız olmadığına sevindi; Pisicik hâlâ ısıtıyordu karnını. ‘Evet,’ dedi sesini yükseltmeden önüne bakıp, ‘melekler bunu görür ve anlar.’ İçinde bir huzur hissetti ve dört bir yanındaki ağaçlar, yol, yağmur ve gece de hep birlikte bir huzur yayıyordu. ‘Olan biten her şey iyi,’ diye düşündü. Her şey basitleşmişti, mutlak biçimde. Yolun iki yanında düzgün adımlarla ilerleyen, dımdızlak akasya ağaçlarına, birkaç metre önünde artık karanlığın içinde yitiveren…