Sanatçılar, sinemayı bir sanat biçimi olarak tanıyan ve bu bilinçle hareket eden yönetmenler, bir ölçüde bencil tavırlar sergilemek zorunda kalabilirler. Temel bir sanatçı hakkı olarak, kendi vizyonlarını ön plana çıkarmaları doğaldır. Bununla birlikte, zaman zaman bu odaktan sıyrılarak çevrelerini geniş bir perspektiften incelemeyi unutmamaları gerekir; bu da izleyicilerin beklediği bir hak olarak ortaya çıkar.
İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar, 1990’ların sonundan bu yana Cannes Film Festivali’ne defalarca katılmış ve yedinci kez “Altın Palmiye” adayı olmuştur. Ancak, 23. filmi “Autofiction” da bu prestijli ödülü kazanamıyor. Film, ince işlenmiş senaryosu, seçkin oyuncu kadrosu ve ustaca kurgusuyla hem derin hem de hafif bir atmosfer sunuyor. Hikâye, iki yönetmenin paralel yaşamlarını konu alıyor: biri kült film yapımının ötesine geçememiş genç bir kadın yönetmen, diğeri ise Almodóvar’ın alter egosu konumundaki yaşlı bir usta. Her iki karakter de başarı ve kimlik arayışında benzer sıkıntılar yaşıyor; çevrelerinden ilham alarak gerçek yaşamlara dayanır. Genç yönetmen, itfaiyeciye duyduğu tutkusuyla, yaşlı ustanın gençlik dönemindeki bunalımı yansıtabilir.
Gerçeklikle kurgu arasındaki sürekli dalgalanma, her yaratıcı sürecin temelini oluşturur; fakat bir başyapıt ortaya koymak için yan dallardan da beslenmek gerekir.
İspanyol sinemasının bir diğer “Altın Palmiye” adayı Rodrigo Sorogoyen, “El ser querido” filmiyle dikkat çekiyor. Filmde, uzun bir aradan sonra İspanya’da çekilecek yeni yapımın başrolünü eski eşinin kızı üstlenmek ister. Baba ve kız arasında gerçekleşen 15 dakikalık yakın plan sekansı, filmin güçlü bir açılışıdır. Javier Bardem’in incelikli performansı, karakterine derinlik kazandırarak onu dikkat çeken bir aday konumuna getiriyor.
Rus yönetmen Andréï Zviaguintsev, Fransa’da ikamet eden ve Cannes’da ikinci kez ana seçkiye katılan bir isim. Filminde, Rusya’nın bir taşra kentindeki yüksek gelirli iş insanlarının güncel sorunlarını ele alıyor; çekim ise Letonya’nın başkenti Riga’da gerçekleşiyor ve mekan, Rus şehri hissi verecek biçimde tasarlanmış. Savaşın getirdiği ekonomik baskılar, iş dünyasında adaletsizlik ve yolsuzluk gibi temalar filmde işleniyor. Şirketler, askere gitmesi gereken çalışanları işten çıkarmaya zorlanırken, belediye başkanı ise patronlarına “yerini doldurabilecek kişilerin listesini” talep ediyor. Bu süreçte, bir patronun karısının sevgilisini ortaya çıkaran güvenlik sorumlusu bile cepheye gönderiliyor; ardından deliller örtülerek olay kapatılıyor. Zviaguintsev, soğuk ve net sinema diliyle, savaşın yarattığı çürüme ve sömürü ortamını çarpıcı bir gerçekçilikle resmediyor.
