Bir zamanlar moda markalarının kültürel prestiji defile salonları, sanat iş birlikleri ve ikonik tasarımlar üzerinden ölçülüyordu. Şimdi tablo değişiyor. Moda dünyasının önde gelen aktörleri kitapların, filmlerin ve entelektüel tartışmaların etrafında yeni bir alan kuruyor. Edebiyat buluşmaları düzenleniyor, kitap kulüpleri açılıyor, yönetmenlerle filmler çekiliyor. Üstelik bütün bunlar yalnızca kültür politikası olarak kalmıyor; ortaya çıkan estetik doğrudan gardıroplara da sızıyor.
Bu dönüşümün son halkalarından biri Vogue’dan geldi. Yayın, ocak ayında hayata geçirdiği Vogue Book Club ile yılda dört kitap üzerinden okurlarıyla yeni bir buluşma alanı oluşturdu. Kulübün ilk tercihi Emily Brontë’nin klasikleşmiş romanı Uğultulu Tepeler oldu. Romanın yeni sinema uyarlamasının gündemde olduğu dönemde yapılan seçim, edebiyat ile popüler kültürün kesiştiği bir zamana da denk geldi.
Şimdi sıra Jane Austen’da. Vogue, 2 Eylül’de kulübün yeni kitabının Sense and Sensibility olduğunu açıkladı. Okuma programı 7 Eylül’de başlayacak ve 12 Ekim’e kadar devam edecek.
Vogue’un bu hamlesi tek başına değerlendirildiğinde yeni bir kitap kulübünden ibaret görünebilir. Ancak moda sektörünün son yıllardaki kültürel yatırımlarına bakıldığında daha büyük bir resim ortaya çıkıyor.
Chanel’den Saint Laurent’a kültür yatırımı
Chanel, edebiyatla kurduğu ilişkiyi Vogue’dan çok önce sistematik bir programa dönüştüren markalardan biri. Charlotte Casiraghi’nin öncülüğündeki “Les Rendez-vous littéraires rue Cambon”, 2021’den bu yana yazarları ve oyuncuları bir araya getiriyor. Toplantıların odağında yalnızca kitaplar yok; kadınların yaşamları, yazarlık deneyimi ve edebiyatın kişisel hikâyelerle ilişkisi de tartışılıyor. Programın konukları arasında Virginia Woolf üzerine konuşan Jeanette Winterson da bulunuyor.
Prada’nın yaklaşımı ise edebiyat yerine tasarım ve toplumsal meselelerin kesişiminde şekilleniyor. Marka, 2022’de başlattığı Prada Frames ile tasarımın dünyadaki dönüşümlerle ilişkisini tartışmaya açtı. 2026’nın nisan ayındaki programda yapay zekâ ve görüntü üretiminin yanı sıra görüntü teknolojilerinin arkasındaki enerji, veri ve emek gibi daha az görünür konular masaya yatırıldı.
Saint Laurent’ın kültürel hamlesi ise beyazperdede karşılık buldu. Marka, 2023’te Saint Laurent Productions’ı kurarak doğrudan film yapımcılığına geçti. Pedro Almodóvar, David Cronenberg, Paolo Sorrentino ve Jacques Audiard gibi yönetmenlerle yapılan çalışmalar, lüks moda ile auteur sinema arasındaki mesafenin giderek kapandığını gösteriyor.
Kitap kulübü artık bir moda aksesuarı mı?
Edebiyatla moda arasındaki ilişki yalnızca büyük moda evlerinin kurumsal projeleriyle sınırlı değil. 2024’te model Kaia Gerber ile yazar Alyssa Reeder’ın kurduğu Library Science da bu yeni kültürel ekosistemin bir parçası oldu.
Platform, özellikle ilk kitabını yayımlayan yazarların ve ana akımda yeterince yer bulamayan hikâyelerin görünürlük kazanmasını hedefliyor. Böylece kitap kulübü fikri, moda dünyasının çevresinde şekillenen yeni nesil kültür topluluklarının da araçlarından birine dönüşüyor.
Miu Miu ise bu ilişkiyi doğrudan kendi markasının kültürel diliyle birleştirdi. Milano’da başlayan Literary Club buluşmalarında edebiyat, özellikle kadınların deneyimleri üzerinden ele alınıyor. İlk programlarda Sibilla Aleramo ve Alba de Céspedes’in eserleri öne çıktı.
2026’da ise tartışmanın çerçevesi “Arzunun Politikası” başlığıyla genişledi. Annie Ernaux ve Ama Ata Aidoo’nun eserleri üzerinden cinsellik, rıza ve kadınların kendi yaşamları üzerindeki söz hakkı konuşuldu. Böylece bir moda markasının etkinliği, edebiyat toplantısından toplumsal ve politik tartışma alanına doğru genişledi.
Podyumdan “poetcore”a
Kültürel dönüşümün bir başka göstergesi ise sokakta ve sosyal medyada görülen yeni estetik. Entelektüel karakter artık yalnızca kitap kapağında ya da bir söyleşinin afişinde değil; kıyafet seçimlerinde de karşımıza çıkıyor.
Pinterest’in 2026 öngörülerinde yer alan “poetcore”, şair imgesini günümüz modasına uyarlıyor. Büyük balıkçı yakalar, eskimiş hissi veren blazer’lar ve postacı çantaları bu görünümün temel parçaları arasında.
Vogue’un “literary chic” adını verdiği estetik ise biraz daha klasik bir çizgide ilerliyor: Gömlekler, hırkalar, kalem etekler ve gelişigüzel bağlanmış kravatlar. Buradaki mesaj yalnızca “şık görünmek” değil; okuyan, düşünen, sanatla ilgilenen bir karakter yaratmak.
Bu nedenle moda sektörünün kültüre ilgisini yalnızca bir halkla ilişkiler hamlesi olarak okumak eksik kalabilir. Markalar, ürünlerinin çevresinde daha geniş bir dünya kurmaya çalışıyor. Kitaplar, filmler ve entelektüel tartışmalar da bu dünyanın yeni dekoru değil, giderek daha önemli parçaları haline geliyor.
Moda artık tüketiciye yalnızca bir kıyafet önermiyor. Bir kitap, bir film, bir tartışma ve hatta belirli bir entelektüel kimlik de satıyor. “Ne giyiyorsun?” sorusunun yanına, giderek daha fazla “Ne okuyorsun?” sorusu ekleniyor.
