Murathan Mungan’ın yeni eseri “Masa Mikrofonu”, Metis Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu. Yazarın önceki düzyazı ve söyleşi derlemeleri olan “Devam Ağacı” ve “Güne Söylediklerim” kitaplarının izinden giden bu çalışma, ağırlıklı olarak Mungan’ın yakın zamanda gerçekleştirdiği sohbetleri bir araya getiriyor. Kitabın ortaya çıkış amacını Mungan’ın kendi ifadelerinden öğrenmek mümkün: “Farklı şehirlerde, sınırlı dinleyici kitlesiyle yapılan söyleşilerin daha geniş kitlelere ulaşması ve yazılı tarihin belleğine güvenilir bir şekilde kaydedilmesi benim için daima önemli olmuştur. Önceden hazırlanmış yazılı metinlere dayalı konuşmalar ile daha spontane gelişen söyleşileri aynı bütünlükte buluşturmaya gayret ettim. Özellikle ikinci türdeki sohbetlerin doğaçlama ritmini, sesini, tonunu ve yer yer yükselen tansiyonunu koruyarak metne dönüştürmeye çalıştım.”
Kitap, kamusal alanda konuşma yapma kaygısı üzerine derinlemesine bir inceleme sunuyor. Benjamin Cheever’ın “İnsanları ölümden daha fazla korkutan şey nedir?” sorusuna verdiği “Bir topluluk karşısında konuşma yapmak,” yanıtı, Mungan’ın ele aldığı ana temalardan biri. Yazar, bu korkunun geçmişte, özellikle “eski terbiye” ile yetişmiş bireylerde daha yaygın olduğunu, ancak günümüz gençliği için bu durumun artık o kadar belirgin olmadığını gözlemliyor. “Büyüklerin yanında konuşulmaz,” “Sen sus, sen bilmezsin” gibi sözlerle büyüyen çocuklardan, sesleri kısılan kadınlardan veya şivesi nedeniyle kendini ifade etmekte güçlük çeken kesimlerden bahsedilirken, onların kalabalıklar karşısında söz alma özgüvenini kazanması için toplumsal olarak önemli bir yol kat edildiği vurgulanıyor. Türkiye’nin hangi bölgesinde büyüdüğü, hangi toplumsal sınıftan geldiği, yaş, cinsiyet ve mesleki durum gibi pek çok faktörün, bireylerin topluluk önünde çekingen davranmasına neden olabileceği belirtiliyor.
Murathan Mungan, “Saklanma ile Seslenme Arasında, Tel, Tını, Ton” başlıklı yazısında kendi kişisel deneyimlerine de yer veriyor. “Harita Metod Defteri”nde bahsettiği bir anısına gönderme yaparak, kendi sesiyle olan ilişkisini ve topluluk önünde konuşma kaygılarını anlatıyor. Cicero’nun kekemeliğini yenmek için ağzına çakıl taşları doldurup konuşma alıştırmaları yapması gibi, Mungan da üniversite yıllarından itibaren çeşitli forum ve söyleşilere katılarak heyecanını yendiğini, sesinin titremesini engellemeyi öğrendiğini ve böylece kendi tutukluğunu aştığını ifade ediyor.
Günümüzde ses ve sözün adeta bir şenlik gibi çoğaldığı bir ortamda, bazı parametrelerin büyük ölçüde değiştiğini görüyoruz. Teknoloji devrimi, bilgisayar çağı, internetin yaygınlaşması ve dijital platformlar, hayatımızdaki pek çok şeyi hızla dönüştürdü. Sonuç olarak, dilimiz büyük ölçüde çözüldü, her yerden farklı sesler ve sözler yükselmeye başladı. Ancak bu gelişmelerle birlikte, ham sesler, anlamsız sözler ve birbirini tekrarlayan boş yankılar da çoğaldı. Yazar bu durumu “sözün yokluğuyla sesin çokluğu, fikrin çürüklüğüyle gürültünün bolluğunun birbirine dolanması” olarak nitelendiriyor.
Yazar, lise yıllarında düzenlenen “münazara”ların, öğrencilere topluluk karşısında düşüncelerini savunma ve argümanlarını kanıtlama becerisi kazandırmayı amaçladığını anımsatıyor. O dönemlerde, güzel ve akıcı konuşan insanlara “natıkası kuvvetli” dendiğini, avukatlık ve siyasetle uğraşan babası için bu ifadenin sıklıkla kullanıldığını ve bununla her zaman gurur duyduğunu belirtiyor. Babasının bu yeteneğinin, mesleki gereklilikten ziyade kişisel bir beceri olduğunu düşündüğünü ve “Paranın Cinleri” kitabındaki “Gizli Ben” başlıklı metinde bu konuya daha ayrıntılı değindiğini ekliyor.
Mardin Ortaokulu’ndaki şiir okuma yarışmasında yaşadığı hayal kırıklığından, Mardin Lisesi’ndeki münazaralarda sesine olan güvensizliğine, üniversite yıllarındaki forumlarda titreyen sesinden bugünlere uzanan yolculuğunda, tüm çekincelerine rağmen bu konunun üzerine gitmekteki ısrar ve kararlılığının, hem sesini hem de sözünü açtığını vurguluyor. Bilindiği üzere, bazı yazarlar iyi yazar olsalar da iyi konuşamayabilirler; hitabet ayrı bir meziyettir. Retorik becerisinin her zaman doğru ve anlamlı bir içerik taşıdığı da söylenemez. Mungan, kendisini “yazdığı gibi konuşan, konuştuğu gibi yazan” kişilerden biri olarak tanımlıyor ve elinizdeki kitaptaki konuşmaları yazıya aktarırken bu özelliğinin kendisine sağladığı kolaylığa dikkat çekiyor. Babası için kullanılan “natıkası kuvvetli” ifadesinin, şimdi farklı sözcüklerle ama benzer nedenlerle kendisi için de söylenmesinden hoşnut olduğunu gizlemiyor. Denemelerinde olduğu gibi konuşmalarında da, anlatımına bilgiç bir statü vermeden düşüncelerini ve görüşlerini ifade etmeye çalıştığının altını çiziyor.
