20. yüzyılın sonlarında patlak veren teknolojik devrimlerle birlikte, insana dair eski
tanımların artık üzerimize uymadığını hissetmeye başladım. İnsan dediğimiz o eski model,
artık raf ömrünü doldurmuş olabilir mi?
Bu sorunun cevabını ararken akademik duvarların
dışına çıkıp, daha kurgusal ama bir o kadar da hakiki bir sahaya, bilimkurgu sinemasına
sığındım. Özellikle de 1995 yapımı kült anime Ghost in the Shell (Kabuktaki Hayalet), benim
için sadece bir film değil, adeta geleceğin simülasyonunu izlediğim bir etnografik saha
çalışmasına dönüşüyor. Antropoloji derslerinde sıkça tartıştığımız eski bir dogma vardır:
Sherry Ortner’ın doğa/kültür ikiliği. Ortner, evrensel erkek egemenliğini, kadının doğurganlık
üzerinden “doğa” ile, erkeğin ise “kültür” ile ilişkilendirilmesine bağlar. Bu, kağıt üzerinde
mantıklı gelse de modern dünyada artık geçerliliğini yitirmiş bir argümandır. Çünkü
teknolojiyle iç içe geçmiş bizler için doğal olan ve yapay olan arasındaki sınır çoktan
silikleşti. Donna Haraway’in de dediği gibi, “siborg” olmak yeni bir icat değil; insanın
varoluş standardıdır. İlk insan eline bir sopa alıp avlandığında, o sopa bedeninin bir uzvu,
yani teknolojisi haline gelmişti zaten. Bizler, teknolojiyi her zaman içimizde taşıdık.
İşte tam bu noktada, Ghost in the Shell’in ana karakteri Binbaşı Motoko Kusanagi
sahneye çıkıyor ve tüm o eski biyolojik determinizm teorilerini yerle bir ediyor. Kusanagi’nin
tamamen yapay, üretim hattından çıkmış bir bedeni (kabuğu) var; ancak içinde insan bilincini
(hayaletini) taşıyor. Biyolojik hiçbir işlevi yok. Bu durum, kadını sadece doğurganlık ve doğa
üzerinden tanımlayan o eski tuzağı parçalıyor. Eğer bir bedeni fabrikada üretebiliyorsak,
kadınlık biyolojik bir kader olmaktan çıkıp, tamamen psikolojik ve akışkan bir duruma
dönüşmez mi? Ancak Kusanagi’nin asıl savaşı dış dünyayla değil, kendi iç dünyasıyla. Film
boyunca yaşadığı o derin varoluşsal krizde sürekli “Ben kimim?” sorusunu soruyor.
Bedeninin sınırları bulanıklaştığında, geriye kalan tek şeyin zihni ve anıları olduğunu fark
ediyor. Bu, Robert Pepperell’ın post-insan (insan sonrası) durumuyla birebir örtüşen bir
sancı. Filmin o çarpıcı finalinde Kusanagi, cinsiyetsiz bir yapay zeka olan Kukla Ustası ile
birleşir. Bu birleşme, fiziksel bir üreme değildir; saf bilginin ve verinin birleşimiyle doğan
yeni bir varoluş biçimidir. Kusanagi artık ne erkektir ne kadın, ne de tam anlamıyla insan. O,
sınırların ötesine geçmiş yeni bir türdür.
Bilimkurgu sineması bizler için sadece patlamış mısır eşliğinde izlenen
bir eğlence aracı değil. Aksine, henüz yaşamadığımız ama hızla yaklaştığımız bir geleceğin
laboratuvarıdır. Ghost in the Shell’e bu gözle baktığımda şunu anladım: Teknoloji bizi
insanlıktan çıkarmıyor; aksine, hiçbir zaman saf insan olmadığımız gerçeğiyle yüzleştiriyor.
Geleceğe doğru yürürken kabul etmemiz gereken belki de şudur: Bedenlerimiz, bizi bu
dünyada tutan geçici kabuklardan ibaret. Asıl kimliğimiz, cinsiyetin ve biyolojinin ötesinde,
zihnimizin o sonsuz kıvrımlarında saklı. Ve belki de özgürlük, o kabuğun dışına çıkabilme
cesaretindedir
